kizilay_banner_120X600
kizilay_banner_120X600
Ömer Faruk GERÇEK

Tanzanya ve Zenzibar izlenimleri -3


Ömer Faruk GERÇEK
14 Nisan 2013 Pazar 12:12
Tanzanya’nın başkenti Darüsselam’dan Zenzibar’a feribotla geçerken, iki saatlik yolculuk boyunca Yusuf Kaplan ve Hüsnü Tuna ağabeyle sohbet ediyoruz. Daha önce de belirttiğim gibi Yusuf ağabey bölge ile ilgili olarak iyi bir hazırlık yapmış. Bize Tanzanya ve Zenziban’ın 1700’lerden itibaren gelişimini ve geçirdiği evreleri anlatıyor. Feribot yolculuğumuz Türkiye’deki Cemaatler konusunu tartışırken sona eriyor.
Feribot, dua ile kalkıp dua ile yanaşıyor
Bu arada feribot yolculuğu ile ilgili hoş bir anımı da aktarmak istiyorum. Feribotta bizim İDO vapurları gibi yayın yapan TV’ler var. Feribot limandan hareket ederken yayın bir anda kesiliyor ve çocukluğumda babamın bizlere de okuttuğu tanıdık bir duaya başlıyor. Araca binerken okuması sünnet olan “Subhanellezi sahhara lena…” duası okunmaya başlıyor. Ekranda da üç dilde duanın manası ve okunuşu beliriyor. Hoş bir durum. Mutlu oluyorum. Aynı şekilde feribot yolculuğu sona erip, Zenzibar limanına yanaştığımızda da yayın tekrar kesiliyor ve bir kız çocuğu “Elhamdülillah” diye başlayan ve yolculuğun hayırlı bir şekilde sona erdiği için şükreden bir duaya başlıyor. Gerçekten insana huzur veren bir anons bu. Gezide heyecan duyduğum birkaç noktadan biri de bu oldu.
Zenzibar’a yani başkent Stone Town’a iniyoruz. Yağmur yağıyor. Aslında hava sıcak ve çok güneşli imiş burada. Sonraki günlerde anlıyoruz. Faruk ilk günden korkmayalım diye havanın kapalı, yağışlı ve güneşin ortalarda görünmediğini söyleyip bize espri yapıyor.
Aslında Tanzanya’da uçaktan indiğimizde vizemizi almıştık ama burada Zenzibar limanında da yabancılara vize uygulaması yapıyorlar. Bir formu uzatıyor görevliler. Vize formunu dolduruyoruz. Diğerinin aksine burada ücret yok. Hemen pasaportlarımıza damgayı vuruyorlar ve “Karibu Zanzibar” diyorlar. Yani “Zanzibar’a hoş geldiniz”
Bu “Karibu” ve çoğulu olan “Karibuni” “hoş geldiniz” ve “jambo” yani “merhaba” kelimelerini döndüğümüz güne kadar sokaklarda bizi gören herkesten işitiyoruz. Zenzibar halkının tamamı Müslüman ve gerçekten güler yüzlüler. Her gördüğümüz kişi tebessümle bakıp “Selam aleykum” diyor ve arkasından “karibu ve jambo”yu ekleyiveriyor. Zaten dillerinde Arapça ve Osmanlıca’dan aşina olduğumuz pek çok kelime var.
Şoförlerimiz limanda bizi bekliyor. Bavullarımızı araçlara yükleyip kısa bir şehir turundan sonra 5 gün boyunca Zenzibar’ın başkenti Stone Town’da ikamet edeceğimiz Tembo Hotel’e iniyoruz. Otele değil adeta “Alaaddin’in Sihirli Lambası” filmlerindeki binalardan birine girmiş hissine kapılıyoruz. Kapısının üstünde 1885 ve 1995 tarihlerini okuyoruz. Binanın yapılış tarihi 1885, o dönemde Amerikan konsolosluğu olarak kullanılmış. Daha sonra da terk edilmiş. 1995 yılında ise bir şahıs tarafından alınıp restore edilmiş ve otele dönüştürülmüş.
Stone Town’da özellikle sahil bölgesinde bu tür büyük binalar genellikle 100 150 yıllık. Binaları yıkmadan tadilat yapıp aynı şekilde kullanıyorlar. Bu şehre gerçekten çok güzel bir hava ve otantizm kazandırıyor. Özellikle binaların giriş kapıları el yapımı ahşap oyma ve oldukça sanatlı. Şehir bunun yanında baharat ve biraz da balık kokuyor. Müthiş bir rutubet var. Ama rahatsız etmiyor. Hint Okyanusunun havasını ve esintisini de sürekli yüzünüzde hissediyorsunuz. Gezdiğim şehirler arasında buradaki kadar latif bir esinti ve rutubet görmemiştim.
Otelimiz tarihi bir yapı ve hint okyanusuna sıfır konumda. Yani yapısı ve manzarasının konumuyla gayet güzel bir yer. Sonradan öğrendiğimize göre ekonomik olarak da gayet uygun bir otel. Odalarımıza çıkıyor ve eşyalarımızı yerleştiriyoruz. Sahilde kumsaldaki masalara yerleşip bir yorgunluk çayı içiyoruz ve sonrasında araçlara binip yola koyuluyoruz. Buraya tatile değil çalışmaya geldik. İstanbul’dan İHH genel merkezinden bize verilen programımız da oldukça yoğun.
Faruk Hammad Hamis kardeşimiz bizi İHH’nın yaptırdığı ve yetimlerimizin gündüz okul ve yemekhane olarak kullandığı büyük bir malikaneye götürüyor. Gerçekten bölgedeki yapılara göre çok güzel ve kullanışlı bir bina. Yapılan eserle gurur duyuyorum. İçeriden cıvıl cıvıl sesler geliyor. Gülüşler, konuşmalar ve ilahiler.
Bizi binanın girişinde Müzdelife ve dolayısıyla İHH kurumunun çalışanları ve öğretmenler karşılıyor. Hep birlikte salona geçerek akşam yemeğimizi birlikte yiyoruz. Menüde milli yemekleri etli pilav, Faruk’un bize özel yaptırdığını söylediği Zeytinyağlı salata ve her yemeklerinin final klasiği topik meyveler var.
Ardından yetimlerimizin bulunduğu salona geçiyoruz. Hep birlikte çığlık ve neşeyle üzerimize çullanıyorlar. Bir anda ortalık bayram yerine dönüyor. Kucaklarımıza atlıyorlar, sevinç gösterilerinde bulunuyorlar. Tabi, zulaya aldığımız balon, şeker ve oyuncakları çıkarıyoruz. Neşe ve sevinç ikiye katlanıyor.
Sultanbeyli’den yola çıkarken Ortağım Recep Bey’in (Kurban Bayramındaki Mali seyahati tecrübesiyle) ve diğer arkadaşlar bana emanet ettiği şeker ve balonları dağıtıyorum. Çılgınlar gibi seviniyorlar. Balonlar şişiyor. Şişiremeyen minikler önümde sıraya giriyorlar, tatlı bilerliyle “Agu, bugu” diye bir şeyler mırıldanıyorlar. Balonları şişiriyor ve şekerlerin kağıtlarını açıyoruz.
İHH’dan Amine ablaları da çantalarla Mustafa bey’in Ankara’dan getirdiği oyuncakları dağıtıyor. Gürültü kopuyor. Mutluluk çığlıkları. Çünkü onlar için dünyanın en mutluluk veren şeyleri.. Balonlar.. Şekerler.. ve Oyuncaklar..
Aslında İstanbul’dan hareket ederken balon konusu benim biraz canımı sıkmıştı. Balonlar birkaç dakika sonra patlarsa yetimlerimiz üzülür mü, yanlış mı yapıyoruz, onları üzer miyiz diye düşünmüştüm. Ama yanılmışım.
Miniklerimiz, bir balon patlayınca her ne yapıyorlarsa o anda yaptıkları işi bırakıp balonun patladığı yöne dönüyor ve “Heeeyy” diye bağırıyorlar. Şaşırıp kalıyorum. Bu durum daha sonraki günlerde de devam ediyor. 5 gün boyunca devam eden her programda balon dağıtıyoruz ve aynı senfoniyi yaşıyoruz. Patlayan balonlardan sonraki “Heeeyy” sesleri kulağımıza tatlı bir musiki gibi yerleşiyor.
Tabi bir de hafızalarımıza nakşolan o kapkara yüzlerden bakan ışıltılı gözler ve inci gibi dişler. Aman Allahım. Unutulur gibi değil.
Sıra mutluluğun fotoğrafında. Kafilemizin etrafımıza diziliyorlar ve bir hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. Ardından fotoğraf makinelerimizi çekiştiriyorlar. Yeni bir adetlerini de öğreniyorum. Çekilen her fotoğraflarına bakmak istiyorlar makinen arkasındaki penceresinden. Sonra bütün dişlerini gösteren bir sırıtma ve neşeli bir yüz ifadesi…
Her seferinde mutlu yüzlerine bakıyorum ve gözlerim yaşarıyor. Kendimi zor tutuyorum. Çünkü tembihliyiz. İHH genel merkezinde yolculukla ilgili brifing aldığımız Murat Yılmaz Bey’in bize sıkı sıkı tembihi var. Yetimlerimize bayram yaşatmaya ve eğlendirmeye, onlarla oyun oynamaya gidiyoruz. Hiçbir şekilde yetimlerin yanında gözler yaşarmayacak ve ağlanmayacak…
Bir hafta boyunca zaman zaman sevinçten, zaman zaman da gördüğümüz zor şartlarından dolayı üzüntüden ağlamaklı oluyoruz. Kendimizi zor tutuyoruz. Çaktırmadan baktığımda, ekipteki arkadaşlar farklı bir taraflara dönüp durumu idare etmeye çalışıyor. Ben çoğu zaman başarılı olamayıp, ortamdan hızlıca ayrılıyor ve bir kenarda içimi boşaltıyor ve kimseye hissettirmeden ağlıyorum.
Onlar ise gülüşüyorlar sürekli. Deriler, eller ve yüzler siyah ama gözler, dişler ve kalpler bembeyaz…
Fotoğraf seremonisinden sonra minik yetimlerimiz, Amine Ertürk ve Mine Altuntaş ablaları ile İHH tarafından temin edilmiş otobüslere doluşuyorlar. Çarşıya çıkılıyor. Büyük bir heyecan içinde yarınki büyük yetim bayramımız için kıyafetler alınıyor. Kendileri seçiyorlar, defalarca giyip çıkarıyor ve elbiselerini kendileri beğeniyorlar. Müdahale edilmiyor. Alışverişi de öğreniyorlar bir yandan. Sonrasında kuş cıvıltıları gibi sesleriyle evlerinin yolunu tutuyorlar hep birlikte.
Biz de Hüsnü Ağabey ve Mustafa Bey ile birlikte şehir merkezine, yani sahil kenarındaki büyük parka iniyoruz. Sahilde gençler bizi görünce aşka geliyor ve parendeler ve taklalar atarak denize atlıyor ve bize gösteri yapıyorlar. Beş gün boyunca gördüğümüz gibi, yaşama şartları ne kadar iptidai olsa da oldukça mutlular. Türkiye’de her türlü varlık içindeki mutsuzluğumuz aklıma geliyor. Gülüyorum.
Çarşıda ve parkta gelen geçen Selam aleykum diyerek bize selam veriyor. Bir Müslüman olara unutmaya yüz tuttuğumuz bir geleneğimiz burada sıcak bir şekilde yaşatılıyor.
Şunu da fark ediyorum ki, üzerimizde Ay Yıldızımızın da olduğu İHH yelekleri var. İHH burada oldukça meşhur. Gezimiz süresince gazete ve televizyonlar bizden bahsetti. Yetim bayramı ve programımız halk tarafından da takip edildi. Bunun için bize karşı büyük bir teveccüh hissediyorum. Bu da mensubiyetlerim sebebiyle beni gururlandırıyor ve mutlu ediyor.

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık