kizilay_banner_120X600
kizilay_banner_120X600

İLÂHİ ADÂLET ve NEFİS MUHASEBESİ


17 Kasım 2012 Cumartesi 15:29
Büyüklerden duymuştum.
Hayatta tesadüf yoktur; tevafuk vardır, diye.
Başka bir ifadeyle; hayatta tesadüfe tesadüf edilmez.
Ne doğru söz.
Çünkü hiçbir şey kendi başına değil.
Hepimiz inanırız ki; her şeyin üzerinde, her şeyi görüp gözeten, evirip çeviren mutlak bir kudret ve kuvvet sahibi var.
O’nun bilgisi, iradesi ve tasarrufu dışında kurumuş bir yaprak dahi dalından düşmez.
Ve O, her işi bir sebep, bir hikmete binaen yapar.
Yine, hardal tanesi kadar bir iş bile yoktur ki; O’nun mizan terazisinin dışında kalsın.
Dolayısıyla mutlak adalet O’nda tecelli eder ki; biz buna “ilâhi adâlet” deriz.
Biz yine inanırız ki; bu adâlet her ne kadar mutlak olarak ahirette tecelli edecek olsa da, ibret olması için, kısmen de olsa dünyada da tecelli ediyor.
Hani küçük kabahatlerin cezası, bazen olduğu yerde bir kınamayla, bazen karakolda bir gece nezaret ve biraz da sert muameleyle biterken; daha büyük suçların ve cürümlerin hesabı durumuna göre; bazen sulh, asliye mahkemelerinde görülürken; daha büyükleri, ağır ceza ya da özel yetkili mahkemelerde görülür ya!
İşte, ilahi adalet de aslında yaklaşık böyle tecelli eder.
Yani küçük kusurların hesabı dünyada görülür ki; aslında bu belki de daha hayırlıdır. Çünkü kişi dünyadayken cezasını çekip, temizlenir. Ahirete, büyük mahkemeye kalmaz.
Bazen de büyük cürümlerin cezası kısmen dünyada hissettirilir; asıl hesap mahkeme-i kübraya bırakılır ki; orası dehşettir.
Ancak, ister ferdi, ister toplum bazında olsun, herkes dünyada zaman zaman ikaz edilir.
Bu ikazlar bazen küçük kaza ve musibetler olarak, bazen hastalık ve belalar olarak, bazen de büyük çapta doğal felaketler, kıtlıklar, açlıklar, yokluklar, büyük işgal ve zulümlere maruz kalmalar şeklinde görülebilir.
Tabi bunların aynı zamanda birer kefaret olduğu, masumların şer hanelerinin silinip, hayır hanelerinin yazıldığı da hadisenin bir diğer yanı.
Bu nedenledir ki; dünyada hiçbir şey sebepesiz olmaz.
Nisâ sûresinde Cenab-ı Hak buyurur ki: “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Her fenalık ise nefsindendir.” 
İnanan bir insan, karşısına çıkan her bela ve musibeti öncelikle kendi işlediği hata ve günahlara vermelidir.
Ayağımız bir taşa çarpsa, sebebini önce kendimizde aramalıyız.
Çünkü, büyük bir zatın da dediği gibi, kâinattaki hiçbir hadisede rastlantı yoktur. Dikkatli bir nazarla hayat süzüldüğünde görülecektir ki, esasında çok küçük musibetler bile birer ikazdır ve her hadisenin bir sinyal yanı vardır.
İnsan o ikazı anlayabilir, Allah'a yönelip, tevbe eder ve o belaya kefaret olabilecek bir hayır ortaya koyarsa, bunlar Allah'ın inayetiyle daha büyük kaza ve belaların def edilmesine vesile olur.
Evet, o türlü musibetler hem birer sinyaldir, hem de aynı zamanda birer kefarettir.
Mesela, kırılan bir bardak, bir bela ve musibet zincirini kırmış ve günahları da temizlemiş olabilir.
Fakat, bu aynı zamanda bir sinyal; tevbe için, diyet için, infak için ve de telafi için bir ikaz, bir fırsattır.
Dolayısıyla bir hastalık, bir bela ve bir musibete maruz kalınca, hemen vaveyla edip, isyan edeceğimize; “Ne yaptım da bu iş başıma geldi?” deyip, muhasebe etmek ve gereğini yapmak doğru metod olsa gerek.
Evet, kendini muhasebe etmek, kendini murakabe etmek, kendini muhakeme etmek; âdeta nefsine karşı savcı olup, Hz. Ömer’in dediği gibi; hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çekmek ve işi ötelere bırakmadan yerinde çözmeye uğraşmak en doğrusu.

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık