kizilay_banner_120X600
kizilay_banner_120X600

DİZİ YAZILARIN DÜŞÜNDÜRDÜĞÜ


18 Kasım 2012 Pazar 16:54
Gazetemizde günlerce devam eden Afrika’nın iki ülkesi hakkındaki yazı dizisini okuyunca düşünmeden edemedim.
Suyun, iklimin, tabii kaynakların yeterince uygun olduğu bu iki ülkede, yani yüzölçümü Türkiye’den daha geniş olan, ancak iki milyon nüfusuyla tam bir sefalet içinde olan Mali ve ekvatorun üzerinde bulunup Viktorya gölü ve Nil’in bir kaynağını içinde barındıran, yağmurların toprağı besleyip yeşil cennete çevirdiği Uganda halkı niçin fakirlikten, yokluktan, hastalıktan kırılıyor?
Niçin buralardaki ortalama insan ömrü kırk elli yıl arasıyla dünya ortalamasının en altında?
Niçin İngilizler, Çinliler, Fransızlar buralarda iş kurup, zengin olabiliyor da buraların halkı bunu yapamıyor ve bir yılda kişi başına düşen yüz dolar gelire razı oluyor?
Yine batılılar buralarda nasıl onlarca misyoner okulları açıp, hem ekonomik hem kültürel sömürülerini devam ettirebiliyorlar?
Ancak buraların halkı bu sömürülere karşı bir tedbir almıyor.
Sonra hem dizi yazıları hem diğer kaynaklardan bakınca görüyoruz ki; bunun sebebi, yıllarca maruz kaldıkları İngiliz ve Fransız baskısının yanında asılında kendileri; kendi karakterleri, daha doğrusu kendi tembellikleri.
Çünkü hastalık derecesinde tembel; sömürülmeyi, köleliği, cehaleti, zillet içinde yaşamayı ve fakirliği bir tehlike olarak görüp, bunlara karşı tedbir almayı, malesef düşünmeye bile üşenen insanlar.
Ve bunun da neticesi meydanda!
Ancak gelin görün ki; bu düştükleri durumdan değil kurtulmaya çalışmak, şikayet bile edemeyecek kadar da hem tembel, hem de vurdumduymazlık derecesinde rahat ve gamsızlar.
Doğrusu bu hale gelmelerini ve mevcut hallerini özetleyen en çarpıcı cümleyi kendileri kurmuş:
“Madem aceleniz vardı Uganda’ya ne diye geldiniz!?”
Yani, artık daha ne diyelim; adamların hiçbir şey için acelesi yokmuş.
Dünya uzaya çıkıyor, teknoloji başını almış gidiyor, eğitim, sağlık, ekonomik ve sosyal alanlarda hergün yeni değişimler, gelişimler oluyor.
Kimin umurunda.
Sonra Afrika’nın açlıktan kırılan veya kan gölüne dönen diğer ülkelerini düşündüm.
Arakan, Sudan, Somali, Filistin, Suriye, Irak, Lübnan, Libya… hep iç acıtan karanlık bir manzara.
Temel sıkıntı çağı iyi okuyamama ve değişime, gelişime ayak uyduramamadan veya bunları umursamadığı gibi; elindeki nimetin değerini ve de buna göz diken kötü niyetleri de bilemeyen, bilip de buna karşı tedbiri bile düşünmeyen bir toplumsal zihniyet.
Yine tarihi süreçler incelendiğinde, durumuna göre hepsinde, doğal zenginliklerin,  stratejik konumlarının, tarihi dokunun ve Osmanlının kıymetini bilememek; aynı zamanda da karanlık güçlerin hile ve hedeflerini de hesap edememek gafleti görülür.
Ve maalesef ki hepsinde de manzara ortada.
Aslında sadece Afrika’da değil tüm dünyada devletlere ve toplumlara bakıldığında, her toplumun içinde bulunduğu durum gözlenip, konumları her yönüyle, sebep ve sonuçlarıyla değerlendirildiğinde, aslında her toplumun kendi ektiğini biçtiğini görürüz.
Yani, “Nasılsanız, öyle idare olunursunuz.” Fehvasınca, herkes hak ettiğini buluyor, hak ettiğince yönetiliyor.
Herkes aşına ne doğrarsa, kaşığına da tabi ki o geliyor.
Bir toplum kendini muhasebe edip, nimetlerin kadrini bilip, bunların hakkını vermezse; bela ve musibetlerden ders çıkarıp tedbirini almazsa, bunlar artarak devam ediyor.
Yine bir toplum da musibetlerden ders alıp, nimetlerin de hakkını verince, bunlar da artarak devam ediyor.
Dolayısıyla herkes her ne ederse, kendine ediyor.
Netice itibariyle; maruz kalınan bela ve musibetlerin sebebi gibi, huzur ve refah düzeyine erişip, güvenlik içinde mutlu bir hayat yaşamasının sebebini de toplum yine kendinden bilmelidir.
Dolayısıyla insanlar gibi toplumlar ve milletler de ciddi bir muhasebe, müzakere ve müşavere yapma ihtiyacını her zaman hissetmeliler.
Yani, Ziya Paşa’nın da dediğ gibi:”İsterisen sulh u salah, hazır ol cenge.” Hesabı.
Toplum ve ülkeler barış, huzur, refah ve güvenlik içinde yaşamak istiyorlarsa, savaşa, yani bunları yok edecek güçlerle mücadele etmeye de hazır olmalılar.
Daha doğrusu, hem caydırıcı olacak kadar maddi ve savaş gücüne, hem de sebeplere ve şartlara uygun hareket edip, her alanda gelişime ve değişime ayak uydurarak; daha da önemlisi bu zihniyeti ve bu duyguyu canlı tutarak hazır olmalı.
Sebeplere riayet ederek hareket etmek ve çözüm aramak insana düşen bir vazifedir.
Bu vazifeyi göz ardı edip, sebeplere riayet etmeyen, iki günü değil iki yılı, hatta yirmi yılı aynı olanlar da ister fert, ister toplum olsun ziyandadır ve de sonucuna katlanır.
Katlanmayıp da ne yapacak, sanki!
Ancak şu da unutulmamalı ki; insan ve toplumların ötesinde bir de İlahi adâlet var.
Fakat bu İlâhi adâlet sebepler sükut edince, yani tükenince tecelli eder.
Ve kimsenin yaptığı da yanına kalmaz.
Tabii olayın bir de bize bakan yanı var.
 Biz inanıyoruz ki; dünya hayatı geçicidir ve sadece bir imtihan alanıdır.
Mazlum milletlerin imtihanı; durumu kabullenip, rehavete kapılmaksızın zulüm ve açlığa sabredip, sebeplere riayet ederek çözümler aramak.
Dünyanın küçük bir köy haline geldiği bu asırda; “Zulme rıza zulümdür.” ve “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” Düsturlarına inanan bizlerin imtihanı da; komşuya el uzatmak.
Hem lokmamızı bölüşmek, hem de maruz kaldıkları zulme gücümüz oranında engel olmak.
Dedik ya imtihan dünyası.
İnşallah kazanırız. 

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık