kizilay_banner_120X600
kizilay_banner_120X600
Kaya KILIÇ

Bir üstadı anarken, anlamak ya da anlamaya çalışmak


Kaya KILIÇ
2 Mart 2012 Cuma 16:12
Sultanbeyli kültür merkezinde Abdülhamit sempozyumu adı altında, tahtta gecen otuz üç yılın ve mücadelenin anlatıldığı, insanımızın da rağbet ettiği güzel bir program. İnsanların güzel bir şekilde anılması ve yâd edilmesi ne kadar hoş bir şey değil mi? Güzel işler yapanların, gönülleri fethedenlerin, insanlığın mutluluğu ve ferahı için çalışanların unutulmadığını hep biliyor, okuyor, müşahede ediyoruz. İnsanlar iyiliklerle birlikte kötülükleri, zulümleri ve zalimleri de unutmuyor. On beşinci seneyi devriyesinde yirmi sekiz Şubat unutulabildi mi? veya unutulabilir mi? Unutulamaz, unutmayız, ölene kadar da hayatımızın bir parçası olarak bir kenarımız da kalacak diye düşünüyorum. Konudan konuya geçmek istemiyorum, asıl konum Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN ve onun ölümünün seneyi devriyesindeki anlaşılması ya da anlayabilmemiz. Abdülhamit’le Erbakan arasındaki bağ ne diyeceksiniz haklı olarak. Asıl anlayabilmemiz için söyleyeceğim söz ve yazı burada başlıyor. İki benzerlik var iki direniş var ve ikisi de unutulamaz işlere imzalarını atmışlar. Atmasına atmışlar fakat ikisi de ölünce anlaşılmışlar veya anlaşılmaya çalışıyorlar. Taraftar, hizip, yandaş veya adına her ne derseniz deyin; bir zaman sonra bu değerler ülkenin geçmişinde veya geleceğinde rol oynadığından dolayı o denli bakılmayacak, anlaşılmaları için okunup, dinlenip, anlaşılacak diye düşünüyorum. Bunun nereden çıktığını da Abdülhamit sempozyumundaki izlenimlerimden sonra anladım. Yaşlı bir amca dışarı çıkarken şöyle diyor; “evlat bizim kızıl sultan harbi kızılmış bire! Bu kadar zalime ancak öyle bir “madeni” olan dayanabilirmiş, ben yeni tanıdım ama iyi tanıdım İnşallah, tarihimizi bile bize yalan anlatmışlar, doğruyu ve doğruları söyleyenlerden hak razı gelsin.”
Konuşmacılar iyi hazırlanmışlar, sabırla dinledik, projeler de çakışıyor Erbakan’la. Bu kadar zorluğa rağmen, bu kadar içten düşmana rağmen iyi dayanmışlar ikisi de. Benim şahit olduğum Erbakan ve tarihin ve tarihçilerin şahit olduğu Abdülhamit han. Benim şahit olduğumu anlatmaya, yazmaya ve dillendirmeye çalışacağım. Başbakan Erbakan; Milli görüşün beklediği ve hatta dünyanın beklediği lider iş başındaydı. Aslında her kesim de bekliyordu (şer odakları ve yerli yandaşları hariç) ülke bir uçurumun kenarına itilmiş, yeni projeler insanımızı ve halkımızı çağdaşlık adına yerin dibine batırmak, diktayla orada kalmasını sağlamaktı. Paramızın değeri düşüyor, itibarımız düşüyor, her gün bir kaos ortamı yaratılıyordu. Erbakan buna rağmen denk bütçeyle akıllara zarar projeler üretiyor, (kendi partisinden bakanlarının söyleminden yola çıkarak) iki saatten fazla uyursanız, Ümmeti Muhammedin hepsinin eli yakanızda olur diyor ve kendisi de iki saatten fazla uyumuyordu. Allah’ım ne günlerdi. Bize göre dünyanın beklediği günler, birilerine göre ise aziz vatanımızı karıştırmaya müsait günler. Bize göre dünyanın (özellikle İslam dünyasının) kurtuluşu, hatta arkadaşlarımızdan artık ahir zamandayız, İslam dünyaya hâkim olacak bizlerde onun neferleri olacaktık. Belki aklımızla hareket etmemize bile müsaade etmeyenler vardı aramız da ama bizler samimi bir halle dinliyor, muhterem hocanın ağzından çıkanları emir sayıyorduk. O günlerde radyoda program yapıyordum ve öyle mektuplar geliyordu ki; okuyunca cumaları çağrı yaptığımız camilere ve o caminin bulunduğu ilçelere sığamıyorduk. Emniyet müdürü bir arkadaşım beni uyarmasa, gönderilen mektupların hepsinin provokatif olduğunu söylemese ve ikna için de emniyette birkaç isimle, fotoğrafla desteklemeseydi anlayamazdım. Allah’ım ne günlerdi. İslam’ın yeryüzüne hâkimiyetinin ayak sesleri, ümmetin şahlanışı ve şehadet için tam zamanı zannıyla hareket edildiği o günler. Erbakan her konuşmasının sonunda sağduyu ve sükûnet temennisinde bulunurken, o günlerin aktörleri biz gençlik ateşine her seferinde benzin döküyor; zaten beklenti içindeki bizleri nerdeyse kötü işlerine alet ediyorlardı. Savcı Vural Savaş sönmeye yüz tutmuş ateşin içerisine benzini boca ediyor, bize vur de vuralım, öl de ölelim demekten başka seçenek bırakmıyordu. Allah’ım ne günlerdi. Eylem yapılacak her yere; bugün değilse ne zaman, sloganıyla anonslar geçiyor, en ön saflarda da yer almaya gayret gösteriyorduk.
Ölümünün birinci yıl dönümünde bir kez daha rahmet diliyorum merhum Erbakan hocama. Sizler kimsenin oyuncağı olmayın, sizler kimseye hakaret etmeyin, zalimlerin değirmenine su taşımayın diyor ve sakinleşmemizi sağlıyordu. Şimdilerde daha iyi anlıyoruz, şimdilerde daha aklıselim düşünüyoruz ve görüyor/müşahede ediyoruz ki o haklıydı ve bizler iyi ki sakin olduk. O dönemde kızdıklarımızın aslında bugün ki pencereden baktığımızda, haksızlık, bilmeden hareket, zorbalık ve acelecilikle hareket olduğunu; bizleri sakinleştirenlerin ise hayatı/olayları bizden çok daha iyi okuyanlar olarak kalbimizde, vicdanımızda yer buluyor. Onu Rahmetle anarken, seni o zamanda anladık, bugünde anlıyor fakat kıymetini bilemediğimizden üzgünlüğümüzü belirtiyorum. Ruhun şad olsun üstadım, yattığın yer cennet bahçelerinden bir bahçe olur dilek ve temennilerimle, seni iyiliklerinle unutmayacağız. Unutamayacaklarımız ve tarihin affetmediklerini bizlerde affetmiyoruz, nasıl ki sana hakkımızı helal ediyorsak; sana ve bizlere zulmedenlerde hakkımız haram olsun diyorum vesselam. Allah bu ülkeye, insanlarına bir daha yirmi sekiz şubat, darbeler ve acılar yaşatmasın. Okuyan, anlayan, dinleyen ve söyledikleri dinlenen olmak dilek ve temennisiyle kalın huzur ve sağlıcakla.

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık